14 Nisan 2017 Cuma

ABYSSTHEBLUE II



Epik bir minyatür içine gizlenmiş sarhoş sözler damlıyordu
İlahi bir yolculuk izinde gerçeğin sesi
Kelimeyi tutan bir ışık ekseni gibiydi Tanrı’nın omurgası
Nedenselliği aklamak hala kuşkulu bir takas sanki
Çabucak ruhun perdesini kaldırmalı
İnsan hırsı maruz kaldığı görkemli övgülerle körleşti
Ve gecenin ölü cesedini sonsuza dek lanetledik
Horozların ötüşüne kadar içimizde kutsal inilti
Ahlaki olmayan tarafsızlık alanının dışına çıkıp kafiye çaldık her inançtan
Şüphelerden doğan paradoksların tasası daha bir renkli

Efsaneye indirgedik talihsiz bir biçimde
İnsanlığın toplam ruhundan yaptığımız pencereden baktıklarımızı
Mesafe koyduk aramıza dün gece ağaca dönüşen Tanrı'yla
Boşa çıkardık boşluğun altında kalan ışık selini

Ağaç gölgeye kendi varlığını tanımlamada muhtaçtı
Abis izoleydi biraz hâlihazırda bulunan döngüden
Kendi döngüsünü yokluğuyla kendini var ettiği ışığa borçluydu
Ozanın ihtiyacıydı bunu açıklayacak imgeler
Varoluş her ne kadar belirli aşamalarda kurguya ihtiyaç duysa da
ardışık bir rastlantı zinciriyle ulanırdı sonsuza

İsyankar alınganlık benliği ispatlar mıydı bilinmez ama
benliğin kendini savunabilmesi,
en azından kırılmayı daha derinleştirmeyecek bir acil durum butonuydu

Zamanı algılama görümüzü yıktık her halükarda kaplumbağanın sırtına
Varoluşumuzu olduğu gibi kabul etmemiz
Ve yaşamı, doğayı bu şekilde onore etmemiz
bizi bu akan yaşamda birer keskin seyirci haline getirirdi
Varoluşumuzu belki de müdahil kılmayarak
aşkınlığı kabul ederiz ki bu da her ne kadar sonsuz,
sınırsıza inansak da
Bizi bir bavul çamura hapsedebilirdi
Özneleri ortadan kaldırdığımızda mevcut inançlardaki yaratıcı mefhumunu da
Çamurla sınırlayabilirdik
Biraz mikro kozmos görüsüyle evrenin aslında bir çiy tanesi içine sığdığını söylersek
Mutlak'ı bile hapsedebilirdik
Yani kımızı bazen yeşil olabilirdi
Çamur mevcut inancın yakarış şekline bürünmüş hali bile olabilirdi
Geride kalanların hepsi yılsa
Zaman daha çabuk ölebilirdi

Karanlık her şeyi saklar
Bedenden ayrılınca her şey bir hizaya gelirdi
Karanlık içinde siyah bir leke olurdu biriktirdiklerimiz
İnançların dilinde bir şarkı söylememiz gerekirdi


Bir yol vardı
Kuşku, kavrayış ve sezgiden öte

Bir şey vardı
Her şeyi tekliğe ulayan

Bir görü vardı
Kendini kendinde tanımayı amaç edinen


Gizli bir öz var
Kapısı aralanamayan

Var!

1 Nisan 2017 Cumartesi

Vehim


Sıradanlığın kıymetli olduğu bir yerde birbirimize ersek
Ruhunun uzantısı dokunsa beklentilerime
Ektim tohumları bilinmeyene
Herhangi bir zemini olmayan salt sezgiye
Uladım şimdiden muzdarip geleceği
Yürüdükçe mesafesi sabit kalan ufuk çizgisinin azametinden
Öğrendik sebat etmeyi
İçimi eziyor derin bir özlem kokusu
Peki ya seyretmek sadece?
Zamana karışmış devinimin ortasında,
Tanrının mekânından izlemek
Kavranılması güç ve bana ait olmayan bir şeyi
Bir kâğıttan geminin acısı vurur karaya
Kuzeyde, kuzeyde en yukarıda
Mabedi olur ışıklarla süslenmiş gecesi
Tesadüf mucizenin ilkel hali
Gelmek isterdim lakin
Hapishanemin duvarındaki renkler engeller beni

27 Mart 2017 Pazartesi

The Persistence of Loss



Bu dünyadan kaybolmak isteyen bir adam görüyorum;
umutsuzluğu kendine işaret,
pişmanlığı mutlak anlamsızlık olarak gören

İdolünü sallayan bir mutekit görüyorum;
feragat ettiği inancın son kalıntıları üzerine kısır bir sessizlik çöken,
gece yıldızların devasa kahkahalarıyla ezdikleri

Egosu ödünç bir dilden alınmış ve acımasızca çıplak kalmış bir çocuk görüyorum;
yazılmamış bir oyun arasında kaybolmuş,
bu hayat denilen, bitmeyen meşumun nihai noktasını merak eden

Korkunun yeterli çaba için yetmediğini bilen bir tutunamayan görüyorum;
geçmiş, bugün ve geleceğin beslendiği ve tüketildiği metafizik bir zemine inanmayan,
bu alegorik gerçekliğin gövdelerinde bir yerlerde bir yansıması var olan
  
Her başarısızlık temelde zeminsiz değildir diyen bir kadın görüyorum;
bizi belirlenemeyen tanımsız bir yarışın bir parçası olarak gören,
hiçliğin bütün formlarda olduğundan habersiz,
ölümün çıplak bir yankı bıraktığını düşünen

26 Mart 2017 Pazar

Nocturne




Yalnızlık yok
Acımasız bir bölünmüşlük var

Arınma yok
Tanrı’nın sandukasında saklı kutsal günahlar

Derin bir unutulmuşluk

İcat edilmiş alışkanlıklar
Mahcubiyet ekseninde dönen bir duman atışı

Leke yok

Eşik yok

Kaderle uyuşmayan kararlarımız
Işık getirmeyi reddettiğinde

Düşten urgan boynuna
ortak pişmanlıklarımızın

en acısı da bu;
kendinle baş başasın

Yalnızlık yok
o olursun kendin, kendin için

Umut yok…

.
.
.


Sen varsın…

20 Mart 2017 Pazartesi

Kırık



Hayatımızın yalnızca kısa bir yokluğa sahip olduğu bir kara parçası kadar korkmuş ve kutsal
Kaybedilen nihilist sevgilerle yüzleşti suretimizin hatalı sokak kalıntıları
Eliptik bir yaşamın varlığında kayboldu siyah rüya gibi kurtarılamaz yarın
Huzursuzluk lekesini taşıyoruz ruhumuzda, öfke sarmalının sıradan amacını
Bu gece, duman gibi saf hüzün kokusu ile kılık değiştirmiş gibi gururum
Artık görmek istemeyen sessiz bir adamın kulağında fısıldadı rutin ölüm

12 Mart 2017 Pazar

Farewell



Sona erdiğim yerde başımın üstündeki ipleri görsem bile, kaderin emrine uymaktan başka seçeneğim olmadığından, farkındalığımdan daha büyük bir algıyla hazır olmam gerekiyordu… Ne var ki sözcük parçaları içine sıkışmış algılarıma bakarken utandığımı itiraf etmeliyim… Şimdiki ürkek tavrımı gölgeleyecek muazzam bir iddia gerektiriyordu arzunun mide bulantısından tenzih edilmiş yürünecek son yol… Ne de olsa mevcut zayıflatılmış bir görünün özlemi, onun bir şekilde tekerrüre hapsolmuş haliydi... Nihai amaç için modelleyeceğimiz yol kaygımızdan yoksun kalmamızı haklı çıkaracak derecede meydan okumalıydı şimdiye… Sanırım bizler zamanın gözüne tam olarak bakmaya cesaret edemediğimiz için irrasyonel ve ölçülemez istekleri birer tehdit olarak algılıyorduk… Dünyayı hüznün feminen gölgesi gibi çürümüş ve ardımızda bırakmalıydı…

Tutarsız ama ısrarlı bir ışığı yerleştirmeliydi bilinç merkezine ve bunun için yanmaya gitmeliydi!

Anlaşılmaz bir yankı gibi…

Hakikatten daha ağır erek gibi…

Rüya gibi!

İz II



Kendimi takip edeceğim eğer ki gelmiş, gelecek, yaşam, ölüm, madde, mana gibi tüm karşıtları bir bütün altında toplayabilirsem… İletebilirsem bütün mesajları çürüyen dünyanın yollarını arşınlayarak… Yeryüzünün çoraklığıyla birleşen ateşin çiçek açan tomurcuğu haline gelebilirsem… Ulayabilirsem küçük yaşantımın nihai amacını önüme çıkan kapılara… Her insanın gözündeki gerçeğin ağır ışığının yolumu aydınlatmasını sağlayabilirsem… Bilinmezin gücüyle anlamlandırabilirsem her varlığı… Yanılsama örtüsünü kaldırıp kaosun ardındaki özü açığa çıkarabilirsem… Acıyı ve bilgisizliği ortadan kaldıran bütünlük ile kısmi realite arasında bir köprü kurabilirsem… Özgür bırakabilirsem çelişkilerimi belleğimin en sınırsız tarafında… Bende var olan niyete bağlı kalabilirsem… Karşıtının yardımı olmadan kavrayabilirsem beni kuşatan şeyleri… O zaman, işte o zaman ezerim hayale bulanmış gerçeğin ayak izlerini…