25 Haziran 2017 Pazar

Kara / Yeşil



İnsanlık; nereden geldiğini bilmediğim, çaresizlik kokan yalanlarınızı mumyalayabilirim kademelere karşı meydan okuyan ve direnen ezilmiş sonsuzluğu bahane ederek.. Hem de tek tanığım olan ve bu dünyayı şaşırtıcı biçimde özel kılan tuhaf gerçekleri arkamda bırakarak.. Islah edilmiş hiçliğe bulaşmadan, kutsal olmayan ama ruhsal açıdan devrimci bir varoluşun havarisi de olabilirim… Uygar denilen beyin, düşüncelerdeki sıra dışılığın sınırlandırılmış düzensiz yollarını daha bir belirgin kılıyor...  İnsanlık tarihinin yazılmamış manifestosu altında eziliyor ilkel pozitivizm ve zeminsiz rasyonalizm… Soğukkanlı bir isyan beliriyor içimizde öngördüğümüz toplumsal sonuca dair... Umut dünyasında öfkemiz ölmeye hazır bir kurşun.. Belki de yaralamalı dünyayı dönüşümü bir miktar hızlı kılabilmek için… Yaşamın perdesi aralanıncaya kadar, çok belirsiz olanın rolünü kararlılıkla oynayabilmeliyiz elimizden geldiği kadar… Uçurumumuz bize özgür bir düşüşten daha fazlasını vaat edemiyor ne yazık ki… Bizi dille sınırlayan ve suni bir süreç olan uygarlığın zaman içerisindeki gönüllü dağılışı olacak belki de anahtarımız… Süregelen yaratıcı uyumu sağlamak için uydurduğumuz uygarlıkta gizli belki de anahtar… Biraz kara, biraz yeşil… Neden başkaldırıyı kutsamıyoruz?

Chamaeleon



Gerçek değiştirilemeyendir.. Her algıda aynı yansımayı sağlayandır. Algı, dil, hissiyat, zaman, yaşam kurgusu içinde yolcu gibi dolaşırken bu değişkenler sabit bir gerçek olmadığını, gerçekliğin birçok etmene göre şekil aldığını gösterir. Gerçek imkânsızdır. Bilinen şey her zaman "an"a göre şekillenir. Varoluşa dair kesin bir kesinlik yoktur. Varsayımlar, görüşler, yaklaşımlar, hissiyat, algı vardır. Yani bugünün gerçeği yarının masalı halini alabilir. Bizde gerçeklerin (sürekli değişen doğrular) kademelerinin genişleyen kasvetinde huzursuz bir acı çekeriz. Sanırım stabil bir gerçek olsaydı saf teslimiyet olurdu. Akılcı hareketlerimizin çerçevesini çizen rasyonel bir soyutlama dindirebilir belki acılarımızı. Bazılarınca kutsanan, anlamsızlığı gizlemek için kullanılan renkli bir maske gibidir bağımlılıklarımız. Bu zayıflıkla değil, doğa tarafından belirlenen mecburi istikametlerle ilgilidir daha çok. Sanırım tek ihtiyacımız olan şey devinimi sürdürmek için bir aracı. Bu aracı acı olabilir.. Ve ölüm bir eylem alanına geçemeyen bir kurgu değildir, öncüldür... 

Babylon



Belki de insan ruhuna ayna tutan bir şehirdir.. Yahut insan ruhundan yapılma bir şehir.. Doğanın akışına karşı gelmektense onu anlamaya çalışıp yapay olmayan bir ahenkle temellendirmek gerekiyor belki de... Akışa karşı devam ediyor Babil.. Acaba insan bilgeliğinin parladığı bir yer mi yoksa insan aptallığının beslendiği yer midir? Ruhlarımızın anlayışını ele geçirmek, zihnimiz içerisinde ki kusursuzun huzura ermesi için gerekli kapıları açmak için bir anahtar mı? Hakikat, gerçekte onun olmasını sağladığımız şey midir? Bütün yaralar zamanla kapanmaz.. Ölümün siyah maskesi her daim bahçelerde asılı kalır. Babil düştü fakat devam ediyor.

23 Haziran 2017 Cuma

Tohum



Düşünceleri parçalayan kelimelerin izleri kanatsız tohum gibi, zamanın ve ruhun rahmine düşen... Yolculuğun sonunu örten ağaçların kabuklarının gölgesi belirsizken, istila eder duygu toprağı… Bize seslenen bir anlayışın ifadesi olan zihinden mürekkep dallarıyla dolu ağaçların tohumları çizer kurgusunu dilsiz şairlerin geçmişten getirdiği… Yalnız mıyız düşüncenin sonsuz sığlığı içerisinde? Yeryüzünün şeytani penceresine karşı durarak alıyoruz başkalaşımın kokusunu. Zihnin miladını anlamsız kılıyor hiçlikten meydana gelen sonsuz süregeliş… Ondandı bazı insanların gölgelerinin ruhlarından ağır oluşu… Gökkuşağı da ağırdı bazı kutsanmış siyah beyaz ruhlardan… Vazgeçiş doğru değil, doğaçlayarak ayak uydurabilmenin bir gereğiydi. Ve serildi gündüz düşlerimize gecenin karanlık tohumları… Ağacın kaderine çiyin etkisi izin vermez umudu soyutlamamıza… Yapraklar, dalların ayrıntılarıyla şekillenen kendine özgü tezahürleri iletmek için bırakırlar sahneyi ardıllarına… İhtiyaç duyulmayan saf amacın derin melodisi işler ağacın halkalarına… Sonsuzluk karşısında çıplak kalacak tohum miadını doldurduğunda, nihayete varacak miladımız olan dünyevi kucaklaşma..

18 Haziran 2017 Pazar

Awakening



Yaşlandıkça ve kendi bireysel sanrılarımızı keşfetmeye başlayınca, canlı olmanın tüm anlamı deneyimlerimizin ekseninde kalıplanır. Mevcut olana sarılmayı ve kişisel putlar edinmeyi terk ederiz. Eğer bu gerçekleşirse geçmişteki tüm bildiklerimiz şüphelidir ve varoluşsal keşfin şaşırtıcı ve heyecan verici yolculuğu başlar.. Başlarımızı geleneğin ve pencerelerimizin üzerine yükselttiğimizde, gözlerimiz başlangıçta bize anlatılandan çok daha fazla şey fark eder. Gözlerimiz uzun bir uykudan uyanır ve bizi normdan ve alışkanlıktan uzaklaştıran yolda ilk adımlarımızı atarız. Form değiştiren anılarımız anlamını yitirmeye başlar gözlerimize daha bir derin görünen uçurumlarımızda. Geçmişten getirdiğimiz refakatçi “ben”lerin anısına zamansız bir geçit töreni başlar. Devinimden çıkarılır maksadını aşan pasifizmin acısı.. Arzularımızın emrini basitçe izlersek, kendimizi nasıl suçlayabiliriz ki?


İçimizde doyumsuz bir zevk için çabalayan nice maskemiz var. Onların yaşamdaki amacı, çürümüş ve amaçsız bir toplumun ideallerine yaratıcı olmayan bir şekilde uyum sağlayarak uyandırılmaya çalışılan yetersiz arzuların memnuniyetidir. İçimize bakıp bunları tasnif edebilmek sanılandan daha çok bir çaba gerektiriyor. Yine de, onları suçlamaktan çok anlamaya çalışmamız gerekiyor. Arzuların ve memnuniyetin zorluğuyla baş ederken insan yaşamı için doğru görüşe sahip olduğumuz varsayımını sağlayan şey, pragmatist seçimdir. Arzuyu buharlaştıran gerçeklerle hiçbir zaman aynı fikirde olamayacağız. Sırtımızı yasladığımız uydurma amaçlar belirsizleşince, yetersiz olur araçlar. Yok olur artık gerçekliğin ortak unsurları; Onlar gizemli, açıklanamaz, ancak her zaman bize çok yakın, tanıdık şeyler olurlar. Hayatın görkemli tiyatrosunda rollerimizi oynarken unuturuz esas kurguyu.

Anlamsızlığı giderek büyüyen tehlikeli bir eğilimdir tanımlayamadığımız muallâk arzularımız. Kendimizi mahrum bıraktığımız şeyin gerekliliği konusundaki bilinç, yaşamı okuma yeteneğimizin keşfiyle başka bir anlam bulacak. Varlığını ve gerçek olduğunu iddia eden bulanık bir sezgi haricinde geriye kalan öğrenilmiş bütün isteklerin tüm izi kaybolacak. İnsanların nasıl olduğuyla kendisini nasıl gördüğü arasındaki fark kendini kandırmak olacak. Bilincin insan yorumunun tarih boyunca nasıl değiştiğini bilip daha fazlasını yapmaya çalışmak ne kadar gereklidir? Belki de yağmur altında kalan bir müzik notası gibi sadece öz beklentisini yarına taşıyabiliriz. Sonsuza kadar çökmekte olan bir seçim silsilesine kapılmak kadar tehlikelidir hayatın kalın köklerine kadar inmek. Ateşle oynayan sessiz kuklalardık. Sahte kimliklerle dolaştığının farkında olmayan yolcular. Yakalandık!


Bulutların yarısı uykudayken, sessiz bir dünyanın sükûnetiyle yüzleşmek için kökünü kaybeden tek çiçek kadar savruktu bilincimiz. Biz hayallerden ve anlamdan geri kalandık. Yastık mı yapmalıydı deliliği yoksa dönmelimiydi uykusuz sadeliğe? Bilemedik!

15 Haziran 2017 Perşembe

Despair



Arsız bir inilti, kısa ömürlü bir renk, öngörülmeye müsait olmayan bir sebep gibi kayboldu yürümeye mecalimizin kalmadığı yol. Terk edin artık maskelerinize dokunmanın nasıl bir his olduğunu bilmeyen gölgelerinizi. Bir zamanlar derin olanı terk edin, kurmacalarımıza amaç olan saf anları. Antik ölçülerin ötesinde bir şey var anlamlandıramadığımız, hayat bir duvar kadar soğuk.  Duvarlarım üstüme geliyor, ben sadece bazen gülüyorum. Yalnızca sonsuza kadar genişleyeceğim gibi hissediyorum. Zihinden yapılmış bozuk bir kafes içinde öylece bekliyorum. Sanki uzunca, kasvetli bir rüya, ılık rüzgârlarla uçurulmuş karanlık bir bulut gibi kaybolmaya yüz tutmuştu beni köklerime bağlayan gövdem. Kaldırdım gökyüzümün belirsiz kubbesini, çıktı yeryüzüne gömdüğümüz bütün verilmiş sözler.. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz toprak döndü çamura… Biz yeteri kadar günahkâr…

Aziz, kısık sesle uydurulmuş bir leke olduğunu düşünüyor beyaz monoton döngümüzün. Ben çizginin hükümranlığı arasında takılı kalmış garip birkaç nokta; Mistik bir dinginliğe ulanan sakin bir kaymadır son atacağım adım. İddia ettiklerimizin bütünlüğü altında ezilen bizlerin sözleri karışacak şamanların yakarışlarına… Geri dönmek için çok geç sayılan bir yerden başlayacak bir sonraki adım.. An yok olacak.. Gözlerimi kapacağım zamanın kıvrılmasını beklerken. .Yarın yok olacak.. Kapıyı kapatacağım tanıdık fakat bilinmeyen insan suretlerine. Hayali kabullerden ve kaybolan duvarlardan bir kılavuz yapmaktan vazgeçeceğim artık. Gerçeklerin yankıları gibi damlayacak tanık olduğum ve iştirak ettiğim her şey. Algının parıltılı yıkımında deliliği kutsamaktan vazgeçen bir varlık çıkmazına açılacak pencerelerimiz. Eğrisini akılda kaybeden ışık gölgeleyecek karşıtlığımızı. Biz en günahkâr.


Gölgelere bölünmüş sessizliğe kusursuz bir anlamla düşmüş rüyalarımızı yadsıdı ruhumuzdaki ikilik. Hafızamda enkaz gibi taşıyordum sarı bir yaprağın kıvrımlarındaki ölümün gölgesini, gerçeği oyuncak yapan cehaletin geniş nehirleri akarken okyanuslarımıza. Mutlak anlamsızlık içinde kendine yalan söyleyenler sadece bizlerdik. Sadece bizdik her şeyi bir hizaya getiren ve aynı anda yıkan. İçimizle çarpışıyordu ilahi yaygara. Herhangi bir ilkesi yoktu yaslandığımız tapınağımızın duvarlarının.. Ölüm, boş bir dünyanın altında uyumak için can attığımız küçük bir ağaçtı. Alışkanlık ekseninde dönen bir kafesti gerçeklik dediğimiz şey. Tek farkındalığımız işlevi görüntüden ibaret parmaklıklar. Kutsadığımız yaşama isteği topluyor sadece yeryüzünün son ayrıntılarını.. Anıt haline getirsek de bin yıllık bir düşünceyi, gerçeklik unutulmaya bırakılacak kadar üzücü. Biz tek günahkâr

Sonra, son an geldiğinde, hayatın ne olduğunu hiçbir zaman bilmediğimizi, yalnızca gerçek sayılan bir olguyu kendimize duvar edindiğimizi, gerçeğin yalnızca illüzyonla mücadele ettiğini, doğrunun olmadığını ve acı çektiğimizin farkına varacağız. Yalnızca onun algılarını bildiğimizi ve bunların sürekli değiştiğini fark ettiğimizde başlayacak çöküşümüz.

Bana cevap ver!

3 Haziran 2017 Cumartesi

Reproach



Tanrı’nın kayıp tozu gibi yeni bir çelişki arayışı içinde gezinirim
Omzumda umurumda değil gibi görünen geleceğin belirsizliği
Hayal, yalanın bozulmamış açık ifadelerinde gelişir 
Bir yanımız hor görür suni gerçeklerin kesinliğini
Bir fikrin gücünün taşınması kadar varsayımdır seçeneklerimiz
Gittikçe kaybolur tonsuz gökyüzünün sonsuz sitemi