20 Mart 2017 Pazartesi

Kırık



Hayatımızın yalnızca kısa bir yokluğa sahip olduğu bir kara parçası kadar korkmuş ve kutsal
Kaybedilen nihilist sevgilerle yüzleşti suretimizin hatalı sokak kalıntıları
Eliptik bir yaşamın varlığında kayboldu siyah rüya gibi kurtarılamaz yarın
Huzursuzluk lekesini taşıyoruz ruhumuzda, öfke sarmalının sıradan amacını
Bu gece, duman gibi saf hüzün kokusu ile kılık değiştirmiş gibi gururum
Artık görmek istemeyen sessiz bir adamın kulağında fısıldadı rutin ölüm

12 Mart 2017 Pazar

Farewell



Sona erdiğim yerde başımın üstündeki ipleri görsem bile, kaderin emrine uymaktan başka seçeneğim olmadığından, farkındalığımdan daha büyük bir algıyla hazır olmam gerekiyordu… Ne var ki sözcük parçaları içine sıkışmış algılarıma bakarken utandığımı itiraf etmeliyim… Şimdiki ürkek tavrımı gölgeleyecek muazzam bir iddia gerektiriyordu arzunun mide bulantısından tenzih edilmiş yürünecek son yol… Ne de olsa mevcut zayıflatılmış bir görünün özlemi, onun bir şekilde tekerrüre hapsolmuş haliydi... Nihai amaç için modelleyeceğimiz yol kaygımızdan yoksun kalmamızı haklı çıkaracak derecede meydan okumalıydı şimdiye… Sanırım bizler zamanın gözüne tam olarak bakmaya cesaret edemediğimiz için irrasyonel ve ölçülemez istekleri birer tehdit olarak algılıyorduk… Dünyayı hüznün feminen gölgesi gibi çürümüş ve ardımızda bırakmalıydı…

Tutarsız ama ısrarlı bir ışığı yerleştirmeliydi bilinç merkezine ve bunun için yanmaya gitmeliydi!

Anlaşılmaz bir yankı gibi…

Hakikatten daha ağır erek gibi…

Rüya gibi!

İz II



Kendimi takip edeceğim eğer ki gelmiş, gelecek, yaşam, ölüm, madde, mana gibi tüm karşıtları bir bütün altında toplayabilirsem… İletebilirsem bütün mesajları çürüyen dünyanın yollarını arşınlayarak… Yeryüzünün çoraklığıyla birleşen ateşin çiçek açan tomurcuğu haline gelebilirsem… Ulayabilirsem küçük yaşantımın nihai amacını önüme çıkan kapılara… Her insanın gözündeki gerçeğin ağır ışığının yolumu aydınlatmasını sağlayabilirsem… Bilinmezin gücüyle anlamlandırabilirsem her varlığı… Yanılsama örtüsünü kaldırıp kaosun ardındaki özü açığa çıkarabilirsem… Acıyı ve bilgisizliği ortadan kaldıran bütünlük ile kısmi realite arasında bir köprü kurabilirsem… Özgür bırakabilirsem çelişkilerimi belleğimin en sınırsız tarafında… Bende var olan niyete bağlı kalabilirsem… Karşıtının yardımı olmadan kavrayabilirsem beni kuşatan şeyleri… O zaman, işte o zaman ezerim hayale bulanmış gerçeğin ayak izlerini…

10 Mart 2017 Cuma

Vicissitude



İhmal edilen yanımızın ne kadar nadir ve kırılgan olduğunu kabul ettiğimizde ilkel deneyimlerimizde hissettiklerimize benzer sezgisel bir güzellik buluruz... Her iki öteki bilinmezlik içinde, ezeli gizem arayışının yanı sıra, sezgiyle algılanabilen bu tekil ve iddiasız deneyimler,  bir şekilde, varoluşun karmaşasını, kaçınılmaz dönüşümümüzü ve her insanın ruhunda gizlenen saklı yalnızlığı ısrarlı bir şekilde haklı çıkarır gibi görünür. Akıl kendine karşı savaş açar gerçeğin çöküşünden kurtulmak için ve mantık sadece kendiliğinden üretilen çelişkilerle sıkıştırır. Gözlerimizden süzülen, geçmişten itinayla ayıkladığımız anılarımız üstüne damlayan renkler bile gerçeğin anlaşılır kılınması için güvenilir bir ayraç değildir ve dili kavramanın ötesinde olanı olduğu gibi ifşa etmemize bile vesile olmaz izlediğimiz bu tekinsiz yol… Zorluklardan kaçınan anlam, değerlerimizin özünü kül edecek ateşi harlar… Gerçek ve bellek arasındaki minyatür uçurumun bir uzantısı asılı kalır utanmazca yankılanan yardım çığlıklarımızda… Mezar taşını sırtında taşıyan sanrısal bir Tanrı insan beyninin kendisinin farkına varmak için geliştiği bir süreçte olasılıkları yakalama yeteneğine katkıda bulunur mu? Ve yeni sorular sorma, dogmayı bozma ve yeni sınırlar kurma becerimiz, uyum yeteneğimize mi dayanır ve böyle bir Tanrı anlayışı bunun neresinde yer alır? Yoksa bizi çevreleyen günahtan sınırlarımızı yaratan, doğamızın özünü törpüleyen, döngüye çare olmayan dualar içine gizlenmiş müdahaleci bir Tanrı mefhumu mu bizi yorgun kılan? Tüm ölçüm veya değerlerin dayandığı bu görelilik, öznellik veya ikilik, aslında onlar hakkında 'tamamen mutlak' bir şey olmadığı anlamına gelir; bu da, kalıcı bir varlıktan veya bir noktadan itibaren taşıyabileceğimiz önemli bir alt katman olmadığını söylemektedir. Belki de yanılıyorumdur. Daha geniş bir perspektiften bakınca aynı dayanağa yaslanmış iki muntazam nokta kadar ayırt etmesi olanaksız olabilir görülerimizin... Hiç bir ikilemi sezinleyemeyecek kadar kendi dilimizde kendimizi kaybedebiliriz… Çizginin hükümranlığındaki bu elzem olduğu tartışılan iki nokta bizi mistik bir dinginliğe ulayan iki köprü görevi görüyordur belki de… Belki de iddia ettiğimiz çarpık gerçeklik bütünlüğün boyunduruğu altında bize anahtarı sunan yegâne ispatıdır kendiliğindenliğin… 

Ne kadar uzağa gitmeliyiz ne aradığımızı bulmak için?

Uzak durduğum her şeyin derinliklerinde iyileştirici bir delilik gibi arzunun küçücük çevresi, sonsuz bir Tanrı'ya benzeyen bir atalet taşımaya zorluyor günahlarımı yönlendiren birincil şüphelerimi… Şüphenin her zerresinde sessizce bir noktaya yerleşen bir meczup gibi farkına varıyorum varoluş tehdidine direnmenin beyhude ve yıpratıcı bir yanılsamadan ibaret olduğunun... Yoksa isyan yenilgi mefhumunu mu temsil ediyordu? Ya da her şeyi soyut ve sahte bir söylemle dile gelen genel bir perspektifle bir alt noktada eşitleme gayesi mi güttüğümüz? Biçim ve maddenin dünyasına olan inancımızdan feragat etmeyi onaylamalı mı güvenimizi kaybettiğimiz bilinç? Bir sezgi kendisini, içinde yaşadığımız gerçekliğin pek çok muhtemel penceresinden yalnızca biri olduğuna ikna edene kadar hayatın gizem alanından başka bir şey olmadığı ihtimalini ve sınırlarımıza inşa ettiğimiz duvarlarımızın yıkılması gerektiğini algılayamıyoruz… Belki de inançtan kaynaklı kibri sırtlanan bir keşiş gibi öpüyoruz duvarlarımızı… Bu keşfettiğimiz hissiyatla bütünün içine müdahil olabilmek için incitmeliyiz sınırlarımızı… Sabırlı olmalıyız iki tereddüt arasında kadere uyum sağlayan şimdiyi terk ederken… Alışkanlık ekseninde dönen, minyatür, duman altı bir yıkım olduğuna inanırız büyümenin. Bazen pencerelerden bakan gözlerimiz sanki ötekinin yankısını dinler gibi gözükür. Hiçbir şeyi değiştirmediği sürece yanılsamalarımı hiçliğimin ceplerinde saklamak pek önemli olmayacaktır… Önemli olanı varoluş kılıfı giydirilmiş yoksunluğumu bağışlamamdır… Artık kapılardan müteşekkil birer öznedir benliklerim… Arınacak kadar bilmek, kendi penceremizden bakabilecek kadar arınmak ve bunlara yüklediğimiz anlamları görmekle ortadan kaldırabilirdik kendimizi… Bahsettiğimiz pencere kişiye ait penceredir ve gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur… Gerçek bunun çok üstünde ve kavranması düşünce yoluyla sağlanabilecek bir şey değildir… Peki, eğer varoluş dayanılmazsa, mevcut durumdan farklı bir çeşit alternatif hakikat gerçeğini varsayarak kendimizi haklı çıkarmamız mümkün olur mu? Yaşamlarımız bir bıçak üstüne askıya alınmış gerçeküstü bir taş parçasıdır olur artık… Bir şeyler var… Ölçünün ötesinde antik bir aktarımı zorunlu kılan… Bir amaç olarak başlayıp, bir kurgu olarak devam eden… Kendi bilincimiz, içinde bir tomurcuk olarak kavrar düşünceye sığmadığını düşündüğümüz üçüncü gözümüzün saf gölgesini…

Sahi, sezgi genetik olarak aktarılabilir miydi? Dönüşüm,  sezgilerimiz gerçek bir sınırsızlık ihtimaline inandığında mı başlar?

Kendine bakarken küçük ve körelmiş hisler, gözlerimizde ağırlığı olmayan bir vicdan ile aksiyomatik bir sevgi doğurduğunda suçlayabilir miyiz dünyayı gerçek gibi göründüğü için? Hâlbuki tecrübenin koridorlarında gezerken vicdanın ifa ettiklerimizde nedensel bir role sahip olmadığını görürüz… 

Rüya benzeri varlığın temelsiz göreliliğinin ortasında duruyorum.

Kendimin!
Kendimin!

28 Şubat 2017 Salı

Träumerei



Bazen ortodoks bir karanlık çöker günahlarımızın üstüne... Çarpıtılmış bir karmaşa olan yaşamın açtığı patikaların sessiz arzuları üryan bırakır düşüncelerimizi... Mutsuz bir tavşanın yorgun düşmüş kelimelerinde izini süreriz mutluluğun... Tüm özlemlerin göreliliğini ve başarısızlığın boşluğunu görmek için zorlarız kendimizi ya da sarılmak çare olur abartılı illüzyonlara... Son an içinde ... Varlığı, ellerinizde ağırlıksız bir nesne olarak kaldırdığınızda... Yürüyemediğimiz yol, toprağın sonsuz yankısı gibi titrediğinde... Algılamanın duraklamaya başladığı son eşikte.... Ruh, bedendeki gölge gibi durduğunda... Tehlikeli birer prova olur Morpheus'un mağarasındaki son rüyaları çalmak...



26 Şubat 2017 Pazar

Equal

Bize akıl veren su altında kalmış gerçeklik ile her defasında yeniden tanımlamaya başlarız yaşamın süreğenliğini... Ayrıntıların uzuvlarına kazınan garip mesafelerle dolu kasıtlı bir delilik halinden başka bir şey değildir yaşadığımız… Gökyüzünün himayesi altındaki katmanlar içindeki fikirlerin üstünde var olmaya yazgılıydı bütün yaşam dedikleri… Göçmen kuşların mabutları değişken... Yaşamdaki ayrıntıların çoğu uyanıklık bilinci ve bilinçsizliğin karanlık uçurumu arasındaki ayrışmadan doğar… Esas soru her ayrıntıyı kaydetmek ve yeri geldiğinde tüme vardırmak için gereken güç ve azmimizin olup olmadığı… Yoksa ayna imgesinin son bilgeliği olan temsiliyetimiz, karanlık olduğu için açıklama ve amaçtan yoksun bir varlıktan başka bir şey değil miydi? Belki de bizi yakan ateş belleğimizde yanan bir avuç fısıltıdan başkası değildi… Bir nevi ışığın meydan okuması…

Ayrıntı bilgidir… Bilgi bilinç içinde işlenir… İşleyiş mekanizması kendini yeni bir işleyişe adapte ettiği zaman yürüdüğümüz yolu yeniden yürümemiz gerekir… İlkinde gözlerimiz yerdeyken ikincisinde düz bakabiliriz... Belki üçüncüde baktığımız gökyüzü olur… Aynı yolu üç farklı aşamada geçersek üç farklı yol yürümüş olur muyuz? Okyanus sudan oluşur... Bardak içindeki okyanus suyuyla sadece form yönünden ayrışır… Bu durumda formlar hareket, işlev ve olasılık ilkelerini sembolize eden kutsal geometri altında ifade edilebilir… Ayrıntı, belleğimizde biriktirdiğimiz ayrıntıların her aşamada nasıl anlam ayrımına uğradığının farkındalığına ulaştığımızda anlam kazanır sadece… Ancak tenzih edilmeli ayıptan ilk aşamada saplanıp bir ömrü öyle geçirmek… Çünkü karşılaştırılmaz birbirleriyle yaşam gayeleri… Çünkü hiçbir yaşam gayesi bir diğerinden daha ulvi değildir…

Belki içimizde taşımalıyız o “gözlemciyi”… Anlam ve amaç arasında bir yerlerde duran o gözlemciyi…

Dokunduğu yerde şekilsiz bir iz bırakan ateşin kalıntılarını sakladığımız zaman denilen kavanozun ölümcül mutluluğuna ortak oluyoruz… Çünkü her şey efendisi olabildiğimiz ateş ile dönüştürülebilirdi… Kendimiz bile…

15 Şubat 2017 Çarşamba

Rüya



Alacakaranlık çöküyor üstüne körelmiş ruhumun... Bir gölgenin altına sığınmış gökyüzü çıplak... İdeal olmayan bir sesle haykırırım tökezleyen pişmanlığımı… Ansızın bir zar atmak gerekir kadere ve bilinçsiz olması gereken kederin sürecine... Bir fısıltı sarmalında kaybolan dudaklar gibi karanlık, hafıza taklit ettiğinde çarpık gölgeleri durma noktasına gelen... Kirli bir yörünge buluruz adımlarımızı kuşatan... Üzüntü affetmemize izin verir...

Sonra kendimizin mananın duygusal düğüm noktasına adım attığını fark ederiz, ilk kelamımızda çıplak dolanır bulutun sarmal adımları ve artık belirsiz bir seziş değil ama saf öngörülebilen bir gerçek olur: Gece arkının kolunu ruhumuzun çevresini dolandığı bir rüya izini sürer hafızanın ve durma noktasına gelen bilincimizin...


Belki de gerçeklik kabuğu içinde pasifize olmuş rüyaların manzarasını kuzey ışıklarıyla boyayan birer zanaatkârdan fazlasıyız... Ya da iç içe iki rüya sütununun arasına sıkışmış bir aynanın anlama ulanan yüzüyüzdür sadece... Her ne kadar aynadaki aksimiz yaralanmış olsa bile yaralanmaz ayna dedikleri...


Yansımalar üzerine somut adımlar atan ve meydan okuyan bir adamın evren üzerinde bıraktığı iz kadar kibirden yoksun bırakırız kendimizi özgürlüğün özü olan ölüme… Yeniden başlarız…