12 Nisan 2020 Pazar

Intizam



Yaşadığımız korkunç varlık alanlarına empoze edilmiş bir güç. Yanılıyor olabilirim, ancak hayatımız boyunca korkacak çok şey olduğuna inanıyoruz. Asla yok edemeyeceğimiz stabil inançlarımızı, dayanaklarımızı dağıtacağına dair gelişen bir korku… Hayal gücünün varolan yaralarının kanıyla yıkanmak… Yaratıcı çirkinliğimizi lekeleyen inanılmaz iyileşme… Reddetmediğimiz, tüm aldatıcı memnuniyetin basit olumsuzlaması.. Rastlantının o muhteşem diyalektiğini ne zaman daha net gördük sevgili doğa?? Kavrayışımızı başarısız kıl ki gücün önünde eğilelim… Hastalıklı geçiciliğimizle nasıl başa çıkabiliriz? Nihilistik ruhların sürdüğü kalıcı şenlik…. Ve bir şarkı çalar hafiften... Her şey yerli yerinde.. Her şey yerli yerinde... Şanslı azınlık...

15 Mart 2020 Pazar

Ben, Kendim ve O`nun Arasındaki Çarpık Monolog








1


Hiç sapılmayacak bir patikanın gizemi gibiydi ruhun
Yalnızlığın yarıda kalmış umudunun sığındığı

Küf tutmuş duyguların sığınağıydı gönlüm
Tanınmayacak kadar kimliksiz

Kuşlar göçerken hiç bilmediğimiz coğrafyalara
Çekecekler gökyüzünü üstümüzden

Nehirleri küstürecek gözlerin
İçime işleyeceksin, biraz saf, biraz derin

Sıkışınca günahlar yorgun tenimize
Sana geç kaldığımı fark ediyorum

Usulca demleniyor yalnızlıkla hayat
Sonbahar yağmurlarında ıslanmış toprak kokusu sarmalıyor bizi

Hayatımda ilk kez inanacak bir şey buldum diyorum
Hislerimiz masalların en acısı oluyor hüzne inat

Sevdamız adını bilmediğim limanlar gibi
Vatansız bir söylence, heyhat!!

Ölümle aramızdaki mesafenin katilidir zaman
Ufukta huzursuz bir şey yok artık

Kuzey rüzgarına bulanmış umarsız amaçsızlığımı gömmek isterdim
Ama en asilcesi, isyanı içimde bastırmak



Bu olumsuz gecede sanrımdaki tanrının zihni olan suretin kayar ellerimden… Birbirimize öğrettiğimiz dili dikkatlice nakşederim ruhuma… Venüs'ün akan elbisesi kadar zarif, binlerce ruhla dolu, tutkulu, kayıplar için bir pusula gözlerin… Mevcut bilgeliğimiz, ölçülemez bir bilinmeyenlik okyanusu içindeki bir damlacıktan daha fazlası olmayacak kadar açık olacak… Konuşulan her şeyi içselleştirme zarafeti sinecek belleğimize… Olasılığın şeffaflığı ile rüzgarı bulaştırırken duvarlarımıza, sert bir şekilde bastıracağız zaaflarımızı.. Yanılsamayı tatmak için zorlayacağız seçeneklerimizi…  Fikirleri savaşan kamplara bölen bir dizi spekülasyondan ibaret kalacak geleceğimiz… Bu dünyada gizemi ortadan kaldırdığımızı bildiğimizden daha fazlasını biliyormuş gibi yapacağız … Halbuki halüsinasyon kokusu almak pencerenin ötesini görmek gibiydi… Ve evet daha fazla olmayacak umut… Gözlerimizi kapatacağız ve zamansızlıkta bir kıvrım olarak titreyeceğiz… Gözlerimiz basit sessizliklere dönüşecek ve müziğin rengiyle gölgelenecek... Sonunda her şey dinlenecek ve ulanacak gölgelerin sabrına… Bulunduğum yerden bulunduğun coğrafyaya, bu ayık rüyadan kırılgan felsefeye, bu saçma armağandan o belirsiz geleceğe, bu garip insandan o gelişen yaratığa, bu labirent hayatından o basit ölüme, bu kısa günden son nefese kadar umutsuz bakacak gözlerim… Rüzgarın yıldızları enkaz gibi taşıdığını hissettirecek bir şefkat gördüm senden… Hiçbir şey bilmiyordum... Bilinç denizimi görünce, boşa harcanan deneyim dalgalarını ışık saçan saçlarına dokundurmak istedim… Muazzam bir görüşe ve aşk dolu bir kafa karışıklığına geri dönmek zorunda kaldım…



2


Sonbaharda can veren kırımızı yapraklar gibi dudakların
Sanki bana vadedilen bir avuç umut kadar kırmızı

Hangi umarsıza ait olduğu bilinmeyen bir ürperti içimde
Hangi rüzgarın pençesinde, nerelere savruluyor kim bilir?

Epik bir vurdumduymazlıkla razı oluyorum kaderime
Tutsak ediyorum gözyaşlarımı senden kalma imgelere

Belki de küstahlaşmak pahasına bir hayalin peşinden koşmalıyım
Münasebetsiz öngörülerimi ardımda bırakmalıyım belki de

Sahi geleceği bilinmez kılan neydi?
Kimliksiz bir gizemliliğe susuş muydu engelimiz?

Umarım bizi yutmaz bu kanı bozuk karanlık
Umarım Tanrı`nın usulsüz melekleri göz ardı eder bizi

Uykuya dalasım var hiçlik denizinde
Geceyi ikiye bölerken yaşamın kalın kökleri

Diz çöküyor kibrim cümlelerinin karşısında
Bir küfür savuruyorum beni inşa eden topluma

Beraber yola çıkmak için takat gerekiyordu
Bense kaderin bir armağanı olarak doğuştan takatsizdim

Öyle keskindi ki hatları hayatın
Yaşarken en çok unuttuğum, basit bilgelikti


Tüm çabaların kibrini, tüm isteklerin göreliliğini ve tüm başarıların yararsızlığını görmeye devam ediyorum seninle beraber…. Onları seviyorum… Çünkü onlar hala abartılı bir yanılsamaya tutunan kör melekler kadar cesur….Taçyaprağının kollarındaki görünmez rüzgar gibiydi aramızdaki çekim… Zamansızlığımızda biraz hüzün vardı… Bu gece,  tuhaf ve dokunaklı teninin kokusuyla saf değiştirdi hayal gücüm, takatsiz bir duman gibi... Bazı şeylerin dışına çıktım ve küçük öz, bir kukla gibi hislerim, cebinde kırıntıların bir kısmıyla fikirlerime sirayet ediyor parmak uçların… Üzüntümü gizleyebilirdim, ironik bir şekilde mutluluğumun memnuniyetsizlik olarak hayatıma sızmasına izin vermeseydim… Sana verebilecek pek bir şeyim de yoktu aslında.. Cebimdeki sessiz okyanustan başka.. Ölçülemez geçmişlerin müziğinden doğan rüzgarların bir araya getirilmesiyle el ele tutuşmak mucizeden başka bir şey olamazdı… Varoluş benim için her zaman karanlık bir yerdi… Mutlaka iç karartıcı veya uğursuz değildi; karanlıktı çünkü açıklama ve amaç yoktu. Ama bir şekilde, yıllarca amaçsızlıktan sonra, hayatın belirsizliğini sevmeye başladım…. Artık sen varsın ve her şey daha bir belirsiz…  Hayatın spekülasyon, erteleme veya beklenti olmadığı yerlerinde her eylemin veya olayın aynı anda gerçekleştiği, sevdanın kaderi ve keyfiliğinin zulmünün bir şekilde sakin yüzlerimizden okunduğu bir kitap gibiydi suretin… O soğukta kilitlenmiş ataletimizi bir şişe rakı ve biraz Rilke sözleri ile tespit etmeden önce bizi tuzağa düşüren bir Mart fırtınası vurdu bizi…Ama hiçbir şeyin bilinemediği bir belleğe yaklaşan eski şüphelerle sarhoş oluyordum....

3

Hiç gündüzü yok bu eğreti patikanın
Dirayetli olduğuyla övünen biz günahkarların

Sık sık üşüdüm aynadaki aksime bakıp
Üstümde son yolculuğumun  huzursuzluğu

Gölgeler acaba doğru söyler mi?
Çarpık olan benliğim mi yoksa hislerim mi?

Müebbetti bakışlarındaki gülümseyiş
Gözlerinden damlıyordu yeşil elbisesini giyen nehirler

İşlenen tüm suçları üstleniyordu suretin
Ben beyaz bir çizgi üstündeki siyah bir leke

Yine de sana gelmek istiyordum
Çünkü herkes gittiği yer olurmuş biraz

Sıkışıyordu isimlerimiz mesafelerin arasında
Bir de yüzünden dökülen soluk benizli umutlar

Tasviri basit bir sevda iliştirdin gönlüme
Ansızın bir ayraç gibi düştü ruhuma varlığın

Söylencelerine asıyorum geçmişimi ben
İçimdeki ateş gibi dinleniyor gece

Günahkar dualara bırakırken inançsızlığımızı
Üzülmüşüz haritalar çizerek geleceğimize


Reddediyorum derin hayalinin coşkusunu bırakmayı … Mağaramdan son hayallerimi çaldığında saat her zamanki yorulmaz ısrarıyla geçti… Uçan kuşların eşliğinde, güneşin soluk ışığı, deniz suyunun küçük tepelerinde ve oluklarında dinlenirken sakin suretine baktım…  Unutulmuş karanlık alanlarında geri dönülmez biçimde kaybolabilecek yeni bir şeyi ortaya çıkarmak sığınağım oldu …. Kibrim hemen sahneye geçmeye başladı ve hislerimin anlamını değiştirdi… Aptallık? Anlamsız gözyaşları? Tabii ki hayır, yaşamın küçük gerçekleri için duyarlılık, estetik takdir… Gurur ve kibirden kurtulmak için, zihnim, davranışlarımı doğrulamak için gerekçe ve argümanlar ortaya koydu. Evet, kuşkusuz, hepimizin başına geliyor sevda... Tüm bunları düşünmenin, tüm bu boşlukların farkında olmanın herhangi bir sonucu oldu mu? Ama daha da önemlisi, günün ikinci önemsiz karşılaşmasını yaparken bir şey fark etmeye başladım. Sokakların ihmal edilmiş küçük gölgelerinde kendine özgü bir şeyleri vardı. Büyüleyici - açık gökyüzü altında sana kavuşma isteği ne kadar üzücü ve güzel olabilirdi-. Üzücü ve güzeldi çünkü fark edilmedi. Zeminin hiçliğinde rahatsız edilmeden kaldı. Eğer Tanrı'nın ışığını arıyorsak, onu burada hayal etmenin eterik alanında değil, yeryüzünde bulmalıydık… Ne kadar az endişe duyduğum konusunda endişelenerek tuttum seni ruhumda… Planım yoktu, yükümlülüklerim yoktu. Gözlerimi kırpmak tamamen benim sorumluluğumdu. Atalet bugün savaşı kazanmış olsaydı, senin yerine ikame edecektim hüznü.. - aklım boş düşüncelerle meşgul olurken-… Geride kalan insanların içinde yeni bir şeyler bulamayacağıma tamamen ikna olmuştum. Yalnızlık hazzı için bir kadının sevgisini feda etmek?


4

Hayaline sarılıp savruldum uzak diyarlara
Zulamda kendime ihanetin sınırları

Pencere arkasına gizli kırılganlıklarım
Senden kalma bir türküyle düşüyorum yola

Zincirlenmiş cesaretimi götürmeliyim gittiğim yere
Deneyimlemediğim acılar biriktiriyorum heybemde

Seviyorum seni herkesin önünde
Ama fark etmiyor kimse

Hiç bir delil bırakmadan tapıyorum sana
Kaybetmeliyim istikametimi yüzünün masalsı mahalinde

Gecikmiş tümcelerle sesleniyorum sana
Düşlerimden düşmene takatim yok ama

Kalbimdeki sızıyı ezip geçmeliyim
Takılıp çıkmaz sokakların rüzgarına

Daha önce dillendirilmemiş tümcelere saklamak isterdim seni
Günaha bulanmış bir sevda misali erdemli

Umut değil miydi hayalperestin marifeti?
Yolu uzundur, yalnızlığı arşınlayanın kaderi

Eğer bir gün göç edersem içinden
İnkar ediyordur zaman, mutluluğu


Kelimelerim kâğıt truva atı gibi… Bilinçsiz monolog! Alakasız bir kaside! Gerçeklik aklımı kıran dalgalanmalar için hazır, çatlaklarla dolu olduğunda daha ne söylenebilir ki! Buna yağmur diyorum, ama kalp atışının kıvrımları boyunca kayganlaşan sadece bir damla... Birden bire güneş ışığının parıltısına bağlanmış bir dal gibi aniden durdum... Eğer her damladan sonra, takımyıldızlarına tanık olmak için içeriye bakabilseydim… ! Seni tanıdıktan sonra içim kendime karşı acımasız, şaşkın, üzgün… Sığındım açıklanamayan gözyaşlarıma... Olanları gözden geçirmek için çok geç... Acele eden arabalar gibi, sığ hareket... Büyük hayatlar kuşkuyla başlar. Kahramanlık umutsuzluğa yenik düşer... Anonim yaşıyor, sadece ölüyoruz. Ortodoks hayatıma bir tutku katarken, en başarısız varlığımı aşmayı deniyorum… Henüz benim tek özlemim varlığımı inkar etmeden zamanımın çoğunu bir hayalin peşinden harcamak…Ama ben o değilim, kendimi dünyanın bir parçası olarak hissedemiyorum… Bu gece uyuyacağım, sadece hafifliğime ekleyerek bir fırtınanın kalınlaşan damlasını karanlıkla kucaklanan başarısız dünyaya bakacak şekilde bekleyeceğim, bu yüzden bugün hatırlandığında, kuklalar yumuşak derinliğe battığında, sessiz bir inancım olacak… Nefesin içimden geçerken, yaşamını bulutun yumuşak hareketini çevreleyen bir şarkı olarak algılayacağım…. Bir gözümü gölgenin kenarından yukarı kaldırıyorum ama bir korkak olarak geri çekiliyor, bu geçkin yılların üstündeki amnezi bulutları hala dalgalanıyor, ay o geceki bir unutulmuş şafak vakti gibi gökyüzünü kesiyor… Kendimi öldürmem gerektiğini söylüyorlar. Üzüntümü gizleyebilirim, ironik bir şekilde konuşarak, memnuniyetsizlik olarak mutsuz bir şekilde içime sızmasına izin verebilirdim… Ama yapamam…. Kendimi tüm çabaların kibrini, tüm isteklerin göreliliğini ve naifliğini görmeye zorluyorum…

5

Sana şarkı söylemek bulutların dilinde
Sıcak alevler gibi geçici parlaklığına bakan bir aynanın üstünde

Acıya tutunuyorum tutkusu ateş olan bir denizci gibi
Diliyorum sana ulaşmama engel tek tanık olan saçmalığın ölmesini

Yeryüzünün anlamsız dönüşü hakkında konuşuyorum
Amaçlarına elveda diyen bir sersem misali

Tanrı yok, ilaç yok, maneviyat yok, yanılsama yok
Senden miras kaldı bana bu benzersiz sızı

Ruhun bir inançtan daha büyük olan bir gökada
Sonsuzluk tanesinden bir dirhem daha fazla

Hiç anlamadan veya anlaşılmak istemeden
Hayatının denizini geçmek istiyorum, iç çekerek

Müziğin rengi ile bulanık
Ruhun basit sessizliklere dönüşecek

Bütünlük, bilinenlerin havuzuna geri döndüğü sıradan sessizlik
Üzüntü, bu bir karmaşa, tesadüflerin köşesine çivilenmiş

Seni tanımak vesile oldu sonsuza başlamama
Işık kıtaları gibi gözlerin açılan sonsuza

Gözlerimi kapatacağım, daha fazla olmayacak zamansızlıkta kıvranma
Her şey dinlenecek sonunda, gölgelerin sabrı altında

Kendi perspektifinden bakıldığında soyut ve sahte bir söylemle kendimi gizledim senden; Çünkü kendi durumu açısından, madde dünyasına olan inancından vazgeçmiştim, toplumsal olarak onaylanmış bilinç durumlarına olan güvenimi kaybetmiştim… Soyut bir dünyada yaşıyor, efsanesi henüz yazılmayan ya da olamayan sonsuzluk arzuluyordum… O mutlaka nesnel bir dış dünya anlamına gelmeyen bir algı akışında dağılmıştım... Deneyimi iletilemez, normal bir insan durumunun mantıksal yapısına sahip değildim…. Aynadaki suretime baktığımda, bakışları tahammül edilemez ve düşünceleri her zaman her şekilde var olan hiçlik ve henüz doğmamış olan hiçlik ile kutsanmış birini görüyordum….  Ölümcül bir tehdit için bekleyen modern bir kahraman gibiyim, saatin döngüleri boyunca öngörülen bir tehdit için bekleyen… Her zaman yaklaşan, asla kaybolmayan… Hiçbir şey değil. Varoluş tehdidine direnmek nafile ve yorucu bir yanılsamadır. Başlangıçta kendimi görünmez bir düşmana karşı koruyan biri olarak bulacaktım. Rakibine karşı savunma olmadığı için, isyan, yenilgiye uğramış bir deliliği temsil ediyordu… Kabul öğrenilmeli ve uygulanmalıdır. Bununla birlikte, kurtuluş yalnızca kişinin kendi tehlikeli durumunun kabulü ile elde edilemez. Kaçışı yok, garip bir acıya sahip olmak için dikkati dağılmış ve araştırılmamış bir hayatı feda etmeli. Asılsız herhangi bir insan iyimserliğinin, nefret şiarı olacak… Ne için? Kendini sadece kendisinin değil, aynı zamanda tüm bilinçli varlıkların içinde taşıdığı hareketsiz bir hastalığın kendisini tedavi etmesi için…Hayatın teslim olduğu son yerde ve sıkışmış bir varlık olduğum için kesinlikle affedici güzelliği öldürmemeliyim ve şimdi her an o son anın etrafında dönen son saçma bir nefesle götürülmeliyiz ve eğer herhangi bir anlamı varsa bu ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir…

6

Nasıl da yok ediyor içimdeki tedirginliği
Gözlerindeki öykünün tınıları

Sınırsızca en büyük müzikal sesine inanmak
Düşünceler arasında tökezleyerek ruhu uyuşturmak için acı çekmek

Sisin ardına saklanıp lodos ile yok olurken
Adımı avucunun içinde unuturum

İzi kalmalı çünkü yüreği yaran o anda
Menfi, suç üstü yapılmış tarumar bir itiraf belkide

Sevdan yaşama ümidini barındıran bir avuntu
Sen ruhumu kaplayan bir detay olarak kalacaksın

Kendimden kaçsam sığınabilir miyim sana bu gece?
İçine sığabilir mi geçmişim?

Gereksiz susuşların misafir olur bana
Sevdam tutsak olur tek cümlene

Haketmiyor lanetimi aramızdaki bu masumiyet
Matemim aşkımdan büyüktür anla

Ruhumdaki kesiklere sargıdır o küçük ellerin
Keskin sınırlarla ördüğümüz duvarlarımız kanla

Gece gündüz aynı renk olacak seni kaybedersem
Ne zaman öldüğümü bile hatırlamayacağım


Çok insani  bir sezgi, onu, içinde yaşadığımız gerçeğin olası birçok yaratılıştan sadece biri olduğuna ikna eder; ve daha az kısıtlı bilinç durumlarının ayık olarak yaratılmasında nihai amacına ulaşacak: iç barış...  Çünkü kendimizi “bir kutuya kilitlenmiş izole bir ego” olarak kabul ediyoruz….Gerçek benlik bu aldatıcı ego değil, tüm evrendir…. insanlardaki motive edici gücün anlam arayışı olduğunu düşünüyor olmak bitmez tükenmez acılarımızın nedeni olabilir. Günlük iddiamız için sonsuz bir anlam bulamamamız, şaşırtıcı zihin durumlarımızın nedeni olabilir... Varlığı sadece genel rahatsızlığımızla ölçülen öfkesi ile tespit edilebilir….. Çok fazla acı çekmek neredeyse deliliğe yol açabilir….  Hayatın saçmalılığının gerçekliğin gerçek bir özelliği olarak tanımanın deliliğe giden yol olduğunu iddia etmek neredeyse kabul edilebilir bir şeydir.. Bu paradoksal duygu insan yaşamımızın her alanında izlenebilir…  Tüm geçmiş, şimdiki ve gelecekteki çabaların amaçtan boş göründüğü an, istekleriniz ve mücadeleleriniz yukarıdan boş olarak görülüyor ve tatsız hayatta kalma fikrinin düpedüz saçma olduğu hissediliyor. Kontrolümüz yokmuş gibi hissediyoruz ve bulunacak cevap yok.Belki de bu yabancılaşmış insanlara sempati duymaya başlama zamanıdır….  Umutsuz meleklere katılmak için güzellik gövdesini bozmak ve günahları içimize zulalamak gerekir….Yağmur yağışı eğrileri uzak gecekondu mahallelerini etkiler ve baktığımız kadar güzel bir acı taşırlar… Bulut, annenin kolundaki bir bebek gibi sessizliği korurken, bu boş kafa, yetim gecesinin şahlanmasına, dakikaların ve diğer varlıkların körlüğüne döndü, ancak diğer ucunda, beyazın siyah yankıları ile yalnızlık duymayı seviyorum… dünyanın solgun gövdesi gösterecek bize yolu…


7

Acı çekmek bir servettir ve belki yansıtılırsa
Duyuların çok ötesinde, bu anlamsızlık, mantıklı olacak

Duygusal düğümlerime adım attım,
Sonra nihayet bulutların sarmal adımları belirsizleşti

Alacakaranlıktaymışım gibi hissediyorum
Ve bu sezgi değil, saf hissedilebilir bir gerçekti

Geceye yaslanmış bir ağacın altında nefessiz bir tutunma
Loş bir karanlık aldatacak ikimizi

Anıların kokusu şafak, aşk ve umutsuzluğun kanaması
Anlamlara konsantre olmayan hislerin bir karışımı

Sevda bildiklerim ölüyor ve güz örtüyor seslerini
Ne zaman büyür sevdamız ıslanmazsak şimdi ?

Düşerse peşine gözlerim bir nehir gibi
Gözlerinin denizine karışırım istemsiz

Avuçlarını acıtırsa bakışlarım,
Gözlerinin girdabına alırsın bedenimi

Yarının hafızasının kırılgan düşleri kalacak ellerinde
Tanımlamak için düşeceğim peşine, var olmayana olan sevgimi

Umudun tüm renklerini yuttum
Umutsuzluğa kapılıyorum beyaz boşluklara karşı siyah bir figür gibi


Dar bir duygusallık, terk edilmiş bir isyankarın çekiştirilmiş klostrofobilerinden ileri sürülen bir tutkunun bu bitmeyen anının sonunda, her zevkin acısını, yanlış sokakların ince kalıntılarını ve kaldırımlarında kaybetmek içselleştirilmiş huzuru… Sensiz yaşam kutsal deliliğe doğru öfkeli bir gül…  Burada bir portre yahut ipek bir koza içinde yaşamak dünyevi şarkılarımızı uzatacak… Ateş çalıları her yerde süren hızlı zirveler gibi zamanımızı süsler, karanlık geceyle çerçevelenen her yön son rüya, yıldıza karşı şiddet altında bir gökyüzü…. Ve sesin alev perdeleri arasından konuşur… Ben - bilinmeyen bir köşede bekliyor olacağım - bir çoban rolü oynayacağım. Yüreksizce boş bir nehire kanıp çiy damlaları ile vuracağım geleceği… Ruhu kıran kelime sürüleri, azap veya ruhun küçük gölgeleri gibi etrafımda toplanacak…. Bir pencere açılırsa, şükranla tapınacağım… Gökyüzüne bir göz atmak için keskin bir kuşkum var. Sonra içsel açlık ve pervasız gece girdabı. İnsanlık bir makinenin tutkusu kadar tehlikeli… Ben acı çarkım. Fakat günahın bu yaşam kütlesinden büyümesine izin veriyorum… Bir koku veya umut, bir amaç kokusu… Görünmez çocukluğumuzun göğsüne dökülen günler, bir kalp gibi tutuldu, bu doğumda oldu… Aynı sokaklarda aynı kaldırımların sıradan öfkesini görüyorum ama hasta gözler zaman akışı altında derin kalıyor…. izleyebileceğim su gibi… Sesini duymak için yıllarca çaba harcamak ve geri dönüşü olmayan hazların ağır, kısa, soluk bakışlarından kaçmak için gölgesi derin zemindeki duman gövdeleri gibi kıvrılmaya başlarken, saatlerce sana bakmak yeni filizlenmiş bir çiçek gibi baharı getirirdi güzüme… Bir zamanlar; parlak kırmızı aşk, soğuk mavi düşünce, yoğun sarı sevinç, koyu yeşil yalnızlık ve gri, geriye alınamayan bütünlüktü…



8

Ruhunun aynasındaki son sesleri,
müziğin şafağında sağır olmak için soyunuyorum

Sen koca okyanus, ben sana akan deniz
Bir gece vakti kavuşursam sana, boğma beni girdabında

Dalıyorum ruhunun derinliklerine
Kıyılarıma vuran dalgalarını umursamadan

İşgal ettin her yerini aklımın
Yürüyorsun susarken perdelerini kapamış pencerende dudakların

Ben senin devrik fatihin
Dönüyor başımda tuhaf bir dalgınlık

Mizacının altından çıkar tüm mülteci tabularını
Ve yeniden değiştirelim günahlarımızın yerini

Ellerinin etrafında dolaşan bir an,
Bana dokunarak icat edersin kendimden geçmeyi

Silüetinin dokunduğu iç belirsizlik,
Bir suret öldüğünde körelir ilerleme düşüncesi

Üstüne yalnızlığımı örttükçe daha da üşüyorum
Ve olmadığın zamanlarda zifiri karanlığa gömülüyor ortalık

Gölgenin sıcaklığını hissedebiliyorum yalnızca
Ölümün soğukluğunun yerini gölgenle birleşen ruhum almaya başladı artık


Gerçeklik unutulmanın kalıcılığına emanet edilemeyecek kadar üzücü…. Kaypak bir cümle kaçabilir ve hermetik gölgeleri içinde bir güneş yolunu kaybedebilir… Yıkımında her şeyin nasıl haklı olduğu anlamsızlığını hatırlayacağım çok evrensel bir çöküş, bir anda olacak… Hiçbir şey hayal etmiyorum ve benim hakkımda  hiçbir şey hayal edilmiyor… Gri zemini küçük bir kıvrım arayan, hiçbir zaman yaşlanmayan aksiyomatik bir aşk ve labirent ışığının aksiyomatik bir sevgisinden kaynaklanan anlaşılmaz boş alanların metodik bir değerlendirmesini isteyen, ancak görüntüsü, ağacın, zamansız tohumunu bana verilen gözlerin karanlıkta, bilinmeyen nitelikleri ve yankıları olan bir ilişkiyi yitirdi… Gizli kaynakla yaldızlı perde, doğum için boş bir savaşta her şey evriliyor, gözlerimin ses kaleleri gibi üzerine düştüğü yeraltı mirası; kayıtsız pencerelerden zar zor dokunan, akıntıda yüzen ve varolan boş varoluşun renksiz fraksiyonunun anısı… Yerdeki çıplak kafalarımız, tüm evrenin pişmanlığından doğan acı gibi gelecekteki kelimelerin son uçurumuna bakacak şekilde çıplak gözlerle gözüküyor, sabah ışığında saatin akışını dinleyemeyen gözyaşları, kaçış perspektifi ile sarhoş ve çıplak… Bu nostaljideki bu devinimin varlığı tamamen bir rüya gibi, yeni doğmuş bir bebeğin kırılgan gövdesi olarak hayal ediyorum geleceği, bu eşsiz ve çok büyük bir tutku itirafına benziyor.. ufukta alacakaranlığa bulanmış… kül hala ışıkta ruhlarımıza yapışır, anıların bereketinin katılaştığını hissetmeyi bırakırım  içsel bir mağarada… Sesini duymak için yıllarca olduğu gibi yakın, karışık, geri dönüşü olmayan yabancıların ağır kısa soluk bakışlarından kaçmak için gölgesi, ahşap zemindeki duman gövdeleri gibi kıvrılmaya başlarken saatlerce koparılmış bir çiçeğe bakarım…

9

Karanlık bir şehre yabancı
Bilindik yankılara sığınıyor gece

Ruhumun çatlaklarına siniyor
Sesinle inşa ettiğin duvarlarım

Aşk öncesi şuursuz bir şarkı
Bir pencere aralığı sızıntısı gecenin akışı

Teninden içeri geçsin düşlerim
Gerçekliğini süreğen kılan bir hikaye kalsın geriye

Sana gelirim kaybettiklerimi bulmak için
Gülüşünle yıkanırdı her zerrem

Ruhumuza değen fırtınaya aldırmadan
Suretine hasret gözlerim yaşlı

Dertlenme sakin yaralayan gizeme
Az kullanılmış bütün kaygılarımı armağan ediyorum sana

Sende imkansızı isteyen bir kadın zarafeti
Bende tırnağımla oluşturduğum hüzünlü sokaklar

Bu ağır romanın devrik hikayesinde
Güneşi katletti soysuz zaman

Durgun suretimizde fırtınalar kopuyor biliyorum
Bir gitme bekliyorum, belli belirsiz

O zaman kaçmalıyız, bu işsiz istikrarı bırakmalıyız; kaosa, kargaşaya, çılgınlığa ihtiyacımız var! Neden? Çünkü en başından beri oldukça küçük düzenli dünyamızı taklit ettik. Olayları çok derin görmek istemedik, onları görmezden geldik, böylece sabahtan akşama kadar sakin olan varlığımıza devam edebildik. Yani, ikiyüzlülüğümüz katlanamayacak kadar ağır olduğunda, görmezden geldiğimiz dünyaya geri dönmek istiyoruz. Bu yüzden kendimizi sadece ertesi gün pişmanlıkla uyandırmak için acele ediyoruz, sanki mantıksızlığa çok fazla düşerek kendimize ihanet ettik. Bir uçtan diğer uca sıçrarız, bir yandan tam bir tutarlılık için kavrarız ve diğer taraftan da katkısız karışıklığa sürüklenmek için kendimizi savunmasız tutarız. Yarattığımız yanlış yanılsamayı kalıcı olarak bırakamıyoruz, ancak yasaların, geleneklerin, dillerin, düşüncelerin ve egoların yıkıldığı diğer kıyıda çok uzun süre kalmaktan korkuyoruz….. Tutarlı kalmak imkansızdır. Bu, insan kabiliyetinin ötesinde bir çabadır - ve son derece elverişli bir şekilde, tutarlılık isteyen sadece yanılanlardır. Yaşam, izin verirseniz, çok yoğundur; ve onu tanımlayacak ya da koruyacak kelimeleri ararsanız, bu yoğunluk mucizeden, monotonluğa geçer… Sıradan bir gün yoktur - sadece varoluştan bu kadar korkuttuğumuz için, “normallik” adı verilen itici bilinç durumuna, yani bilinen ve tanıdık nesnelerle önemsiz bir karşılaşmaya isteyerek gireriz. Yani, saatler hiçbir şeyin beklenmedik bir şekilde gerçekleşemeyeceği hoş arenalar gibi görünebilir; ama kesinlikle gece, boş zaman, ya da bizi son derece rahatsız eden şey: beklemektir ve saatler canavarlara, sıradan şeyler sitemlere dönüşür…. mevcut anın ışığında hislerin doruğa ulaşması; atlıkarınca iddianameleri, askıya alınmış ses ve münzevi algısal kaçışlara sarılmış kitlesel sefalet…

10

Ruhumda henüz derinleşmemiş, belli belirsiz çizgilerim
Süreksiz adımın altında bir deneyim olarak savunmasız

Ufak bir öpücük kondururum avucunun içine
Hüzünlü gülümseyişimin ilmeklerini çözersin sen

Her canım yandığında yakacağım bir düşümü
Bir dilek tutarken ben, ikimize dair

Dilindeyse hep o yanık türkü
Ağaca küsmüş bir kırlangıç edasında

Belki olur suskunluğumuz
Belki  suskunluğumuza gömeriz bedenlerimizi

Hüzünlerimiz karışır ay ışığına
Umutlarımızda salt bir sevdanın izdüşümü

Izdırabını hissettiğim ve bana ait olmayacak parçan için..
Sürekli bekliyorum, umudumun adına sevda diyebilir miyim?

Davetsiz izlerin sarmış her yanımı
Kanadı mavi, kirlenmiş içimdeki acı

Gökte esen fırtınanın yanılsaması
Sen içimden kaçan Tanrı

Bazen duymamazlıktan gelmek gerekirmiş
İçimizde yer etmiş, izole olmuş aşkı



Sorularımızın ağırlığı şüphe etme isteğimiz altında çöküyor mu? İlerlemeye karşı durmayı mı yoksa doğrusallığa karşı çılgınca ileri ve geri hareket etmeyi mi tercih ediyoruz? Neden tanım istiyoruz? Öznel evrenimizi, her şeye bakmadan önce kelimelerimize göndermeye nasıl teşvik edebiliriz? Varlık sıfatların ve çıkarımların bayat giysilerini giyemeyecek kadar kaotiktir. Aradığımız her şey - yokluğu ararsak - tanım kalesinin ötesindedir. merakla boşluğun ve zamanın genişliğini ihmal etmiyor muyuz? Arayış, anlayışlarımızın gökyüzünde böyle parlak bir parıltı, açıklanabilirliğin solukluğu altında bizi kasvetli bir şekilde titremeye bıraktı… Çağımız sınırlarını görmek için çok yakın, yanlış anlamalarını anlamak için henüz çok erken. Dogma inkârımızda çok dogmatiğiz, mutlak gerçeğin imkansızlığından kesinlikle eminiz. Kategorizasyonu reddediyoruz, göreceli sınıflandırma bile bariz yanlışlığıyla bizi bulandırıyor. Beklenen haritayı bitirdik, nesnellik sınırından yola çıktık. Son incelenmemiş mahkumiyetleri açacak kadar cesaret var mı? ölüm, soluduğumuz duman gibi… .............................................................................................................................................. Geleceğin yaşayan gözleri bizi ölü sözleriyle gömmesin, çünkü o zaman… çabalıyor olacağız.

Ben, Kendim ve O`nun Arasındaki Çarpık Monolog





5 Ocak 2020 Pazar

Just



Bulutlu bir sessizlikten çaldık gökyüzünü
Ateşin sıcak yaprakları gibi iniyordu gece
Belki çabalarımızın belirtileri görmezden geliyordu
Ritmi parçalamak için sessizce gelen işaretler
İlk başta cephelerdi,
Büyünün yıkım tarlalarını nazikçe taradığı görkemli anlardı
Hafızayı yakabilecek ve sonsuz dalgalanma verebilecek
Savaşa dönüştüğünde daha belirgin hale geldiler

24 Aralık 2019 Salı

Bi` Cümle




Ne zaman başladı zekanın boş cephelere yürüyüşü? Tüm teorileri atılmış bir şüphe kuyusuna düştükten sonra yanmış paranoya parçaları gibi damladım, - Pencereden dışarı bakan çılgın bir sessizlik- Şüphe, karlı bir şehirde bir gece yürüyüşünde izlenimlerimle ilgiliydi, “Bir gece yürüyüşünün ayrık izlenimleri” Sadece çekici değil, aynı zamanda ayrık gösterimlerin böyle olduğu kabul edilecektir. Sanki tüm gezegen ikiye bölünmüştü ve iki yarım arasında askıya alınmıştı cephemiz… Acımasızca kendime rüya gördüğümü mü yoksa tamamen olduğumu mu soruyordum! Açıkça düşündüm, hayır, hepimiz ne kadar yanıldığımızı net bir şekilde keşfetmeliydik… Yavaşça kendimi hala kaldırımın kenarında ayakta bulmak için duyularımı kurtardım. Şehir, diyebileceğim yer kendisini muazzam bir satranç tahtasına dönüştürmüştü ve sessiz monologlarında yürüyen her birey, rutin otoritenin onlara uyguladığı görünmez komutları izliyordu…  Kendi içinde, bu kasvetli vahiyde titremesini ve neredeyse kusmasını sağlayan bir gerçek keşfettim. Belki de sefil durumumun tarihini düşünerek önümde kaydı zaman.  Varlığımın çekirdeğinde rahatsız edici bir his ortaya çıktı.  Burada hafızamın sarhoş arşivlerinden sadece birkaç notu kurtarabilidim. Kelimeler. İnsan varlığının en zor olgusu olmaya yakınlar. Kelimelerin kendileri için bir anlamı yok … Onları algılarımızla sürekli ilişkilendirerek onlara anlam kazandırıyoruz. Aynı algı nesnelerinden ve uzun yıllar tekrarlanan kelimelerden sonra istikrarlı bir kelime dağarcığına ulaşıyoruz. Ancak algılarımızda bir yenilik, daha önce hiç yaşanmamış bir duygu veya sezgi olduğunda, bu yeni deneyimi eski (ve dolayısıyla yetersiz) bir dil açısından iletemiyoruz. Deneyimin gerçeği, gerçeğin ifadesinden önce gelir. Daha belirsiz bir tanım neredeyse imkansızdır, ancak genel bir anlam bu tanımdan kurtarılabilir. Başka bir deyişle, hakikat doğru olarak kullanılan kelimelere eşittir.  Bütün günü kesitler arasında anlamlı ve güvenilir bir varoluşun işaretlerini ve sembollerini aramakla geçirdim, ancak bazı talihsiz durumlar karşısında tam tersi kanıtlara rastladım. Keşfettiğim, belki de yeniden keşfettiğim gerçek kolayca unutulmuştu…

13 Aralık 2019 Cuma

Suni



Herhangi bir yankının ikilemi ve sessiz bir ay ışığı gibi hüzünlü yığınları ezen tamamlayıcı kahkaha. Yıldızları çiviler, labirent içinde soluduğumuzu hissettiğimiz bir sevinç verir ve güneş son ayda patikalarıyla bir ağ oluşturur. Bir bukalemunun şehvetini kamufle eden son rengi, onun korkusu, olamayacağı kadar umutsuz bir konfobulasyon olarak görünür. Anlamsızlığı hayatın zorlar bizi sevmeye.. Hayali doğanın teni, saydam…

6 Aralık 2019 Cuma

Gölgeler



Yaratan herkes insan gerçekliğinin heykeltıraşına dönüşür… Bir yaşam, yaşam deneyimine getirilebilecek tüm olanakları içselleştirmek için yeterli değildir… İnsan varlığının bütünlüğünü görselleştirmek için ikiden fazla göze ihtiyacımız var… Aksi sadece monotonluğun çamurlu bir parçası olacak…. Nereye gittiğimizi söyleyebilirim, çünkü gölgeyi anmak için güneşi yüksek sesle çağırıyoruz: Hedeflerin tiranının ötesini hedeflemiyoruz hiç… Boş karanlığa gölge gibi gibi göç ediyor ve güneşin insafına bırakıyoruz her şeyi… Sessizliğin soluk duvarlarına işlenmiş kaderimiz…. Benim yolculuğum, flu kurguların hakimiyetini artıran bir gölge konsantrasyonu…. Gölge, korkunun parlaklığının arkasına saklanmış kalan çekingenliğimizi gözlemlemek iç bakışımızın arınmasıdır. Gittiğim yer burası, okyanusun görüntüsünü arkamda sürükleyerek... Çünkü dünyanın yüzeyinde öz gibi atılan sonsuz karanlığı kaldırdım… İçimde devasa bir adımla, aynanın dengesine doğru gittiğim bir yer var...

30 Kasım 2019 Cumartesi

Kuşatma



Daha fazla olmayacak
Gözlerimi kapatacağım
Ve zamansızlıkta titreyeceğim
Yarın yok
Ağzımızda ekmeğimizin son parçası
Ve tanıdık bir şehir gürültüsü ile birlikte kaybolacağız
İdeal benliğim,
Her tarafı görünmez yalnızlık alanlarıyla çevrili bir günah